Kaldırımdaki bankların birine oturdum. Daha yarım saatim var. Pek aç değilim. Bu kadar sürede yapabileceğim başka bir şey de yok; en azından bu caddede. Yolun karşısında küçük bir park var. Yaşlı bir kadın parkı çevreleyen yolda köpeğini gezdiriyor. Ortadaki kum alanda duran iki çocuktan uzakta, uç kısımda. Çocukların pek oyun oynadığı yok. Karşılıklı duruyorlar. Biri ötekine büyük el kol hareketleriyle bir şeyler anlatıyor. Biraz heyecanlı gibi. Diğeri de neredeyse hiç kımıldamadan, konuşmadan dinliyor; ya da sadece bakıyor.
Çevre oldukça sakin. Çok az araç geçiyor. Yürüyen insanlar da az; diğer saatlerde olduğu gibi çiftler ya da gruplar halinde değil. Tek tek, ayrı ayrı. Hemen hepsinin elinde poşet veya çanta gibi şeyler var. Biri gidiyor, çok uzaklaşmadan bir sokağa sapıyor. Aynı köşeden başka biri çıkıyor, biraz yürüyor. Sonra bomboş yolun kenarında durup sağına ve soluna baktıktan sonra biraz daha hızlı adımlarla karşıya geçiyor. Hafif bir uğultuyu yeni fark ediyorum. Araçlar çoğalıyor. Göremediklerimin seslerini uzaktan, diğer sokaklardan duyuyorum. Az önceki yoldan biri daha karşıya geçiyor. Bir kadın, elinden tuttuğu küçük bir çocukla. Çoğalıyorlar.
Artık her köşeden, her binanın ardından insanlar çıkıyor. Tek ya da toplu halde, yürüyen, taşıt kullanan insanlar. Her biri yol alıyor, bir noktadan diğerine. Kimilerinin yolları kesişiyor, ufak aksaklıklar olsa da kargaşa çıkmıyor. Aslında çıkış ve bitiş noktaları hiç görünmüyor. Her yolculuk bir duvarın ardında başlayıp bir diğerinin ardında sona eriyor. Az önceki köşeden çıkan adam yürümeye nereden başladı bilmiyorum. Yine aynı köşeden çıkan kadın ve çocuk o adamdan önde miydi geride mi onu da bilmiyorum. Herhangi birini izlemediğim için hangi sokaklara girip gözden kayboldular yine bilmiyorum. Ama en azından oturduğum yerden izlerken yalancı bir başlangıç ve son görebiliyorum. Birini gözüme kestirmeyi ve kalkıp sonuna kadar takip etmeyi asla denemem. Eğer yaparsam bir son göremeyeceğim kesin gibi geliyor. Bela aramak istemiyorum zaten. Oturduğum yerden izlerken bile yeterince huzursuz edici her şey. Uğultu artıyor. Az sonra cılız insan sesleri gelecek. Sonra hepsi birbirine karışacak. Kaç dakikada oldu bütün bunlar?
Şimdi caddenin karşısındaki yüksek bir binanın bilmem kaçıncı katındaki bir ofiste sıra bekliyor ya da birilerine kendimi anlatıyor olacaktım. Evden çıkarken neler olacağını az çok seziyordum aslında. Ama çok durmadım üstünde. Kendi kendime ‘Biraz düzene girmeliyim.’ ya da ‘Böyle bir işe ihtiyacım var.’ diyerek kuşkularımı dağıtmaya çalıştım. Ama olmuyor. Çünkü ne olacağı gün gibi ortada; düşünmemem elde değil. Şimdi zayıf bir iyimserlikle içine adım attığım yaşantının daha sonra neye dönüşeceğini iyi biliyorum. Eğer başlarsam hiçbir şey ‘bir köşeden belirip ötede bir sokağın girişinde kaybolmak’ gibi uzak ve zararsız olmayacak. Kalkıyorum. Herhalde eve varana kadar saatime bakmayacağım.
Otobüse binmem, yeterince insan gördüm. Hem durağa kadar yürümek de var. Kaldırımın köşesine gidip taksi bekliyorum. Güneş yüzüme vuruyor. Araba gelip önümde durduğunda hemen kapıyı açmıyorum. Bir süre camda yansıyan yüzümü görüyorum. Tıraşlı, bembeyaz bir yüz, güneşte parlıyor. Sonra cam yavaşça iniyor. Silinen yüzümün yerine kır saçlı, şişmanca bir adam yüzü geliyor. ‘Buyrun, binmeyecek misiniz?’ diyor. Arka kapıyı açıp biniyorum.
Arabanın içi daha serin. Uçuşan tozlar güneş ışığında parlıyor. Onlarla oyalanıp bir süre dışarı bakmıyorum. Ağır ağır ilerliyoruz. Şoförün bir eli viteste. Küçük, hızlı hareketlerle başını çevirerek sağa, sola ve aynalara bakıyor. Küçük gözlerini iyice açmış, ağzı sıkıca kapalı. Yüzünün terli olduğunu yeni fark ediyorum. İnce bıyığının üzerinde ter damlaları birikmiş. Hafif telaşlı, çocuk sesini andıran bir ses: ‘Beyefendi, nereye gidecektiniz?’ diyor. Neredeyse durmuşuz. Sanırım ikinci kez soruyor. Kavşaktan dönmesini söylüyorum. Hızlanıyor ve aynı atak, canlı haline dönüyor. Parkın önünden geçiyoruz. Çocuklar yok. Kum alanda üç beş ayak izi, çevresinde kımıldamadan, taş gibi duran bodur ağaçlar… Rüzgar yok. Camı açmıyorum. Biraz uğultu geliyor.
Arabadan indikten sonra diğer binaların arasında gittikçe daha çok sıkışıyor gibi görünen, oturduğum eski apartmanın karanlık girişine doğru yürüyorum. Karanlık aynı, ama sabahki serinlik pek kalmamış. Basamakları çıkıyorum. Sokakta oynayan çocukların arada bir motor seslerine karışan bağrışmaları azaldıkça içerideki dairelerden kadınların günlük telaşlarına ait konuşmaları belli belirsiz duyuluyor.
Ev bıraktığım gibi. Odamın açık penceresinden esen rüzgarın yere düşürdüğü birkaç kağıt sürükleniyor. Bir de buzdolabının o bitmeyen, uzun sesi… Birkaç dakikadır oturma odasında dikiliyorum. Güneş içeriyi yakarcasına aydınlatıyor. Bekliyorum… Aslında böyle ne kadar durduğumdan emin değilim, daha önceleri herhangi bir işle uğraşırken olduğu gibi. Düşünmek mi denir, dalıp gitmek mi? Ben ad veremiyorum. Öylece durup kaybolurdum işte. Şimdi de oluyor. Ama elbet bir süre sonra çözülüyor o donukluk. Olduğum yerde üstümdekileri çıkarıyorum. Donumla kaldıktan sonra odama geçiyor, pencereyi ve perdeleri kapatıp yatağa giriyorum.
Önce bedenimi saran serinlikle kendime gelir gibi oluyorum. Çocukluğumdaki kış gecelerinde yatağa girdiğim zamanları hatırlıyorum, ısınabilmek için buz gibi yorgana sıkıca sarıldığım zamanları. Hemen ardından annemin silueti geliyor gözümün önüne. Karanlık odanın kapısı kapanmadan önce onu kısacık bir süre görüp gözlerimi kapattığımı ve çok geçmeden uykuya daldığımı hâlâ hatırlıyorum. Hafızamda o günlere ait başka birçok şey vardır belki. Ama herhalde hiçbiri böyle zorlanmadan ve belirgin olarak canlanmaz aklımda. Her neyse, şu anki durumun annemle hiçbir ilgisi yok. Yalnız o zamanlarda olduğu kadar kolay uykuya dalabilmeyi isterdim. Perdeleri kapattığım halde odanın içi sapsarı bir aydınlıkla kaplı, yalnız parlak değil. Kapkaranlık olsa da bir şey fark etmeyeceğini bildiğimden rahatsızlık duymuyorum.
Kapı çalınıyor, kuş sesiyle. Tabii artık bu ses bir kuşa ait değil. Kafamda ilk çağrıştırdığı şey kapı zili olur, nerede duyarsam duyayım. Kuş sesi kısa aralıklarla devam ediyor. Sonra daha uzun soluklu ötmeye başlıyor, daha sonra ise aralarda küçük yumruk sesleri ile biraz daha devam ediyor. Yararı yok. Evde yokum. İş başvurusundayım; o da pek iyi gitmiyor. Kabul edilmeyeceğim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder