28 Ekim 2009 Çarşamba

Existential Crisis / Varoluşsal Bunalım

Varoluşçu kriz, nihilistik bunalım, hayatın anlamsızlığı(?) sorunu…

İlahi ve göksel bir tanrının var olmadığı, var olsa bile insanlar için hiçbir deva sunmadığı sonucundan hareketle zincirlerinden en sonunda kurtulabilmiş vahşi bir tutsağın 20. Yüzyılın başından günümüze kadar etkili olan Nihilizm, (Ateist) Varoluşçuluk gibi farklı tezahürleri postmodern çağın en büyük beslenme kaynaklarından biri olsa gerek.

İnsanların, yaşamı kaotik, anlamsız bir çerçevede görmelerine yol açan, hayatı bir yük ve işkence olarak portreleyen bu ve benzer düşünceler edebiyat, tiyatro, sinema gibi alanlarda kendisini gerçekleştirmekle kalmayıp bir felsefe haline, dolayısıyla insanların dünyaya ve yaşama bakış açılarını sarmalayak değiştiren bir sistem haline geliyor, geldi.

Birey, toplum içerisinde yalnız, kalabalığa yabancı, umutsuz ve yalnız ölüm (yok olma) ile sonuçlanabilecek ağır bir bunaltı içerisinde amaçsız ve boşluğa doğru ilerleyen bir yol üzerinde buldu kendini. Bunun nedenlerinden birinin insanın ilk önce kendisine yabancılaşması olduğunun altını çizmek yanlış olmamalı sanıyorum. Varoluşu gözlerimizin önünde kaotik kılan bizim ona bakış açımız demek bu. Yani biz, içimizdeki buhran sebebiyle hayatı da kaotik ve anlamsız bir bakış açısıyla anlamlandırıyoruz. Eğer hayata bakışın objektif ve tek bir açısı olmadığını kabul ediyorsak buradan çıkan sonuç da yaşamın genel-geçer olarak kaotik olmadığı.

Bu kaostan ve bunaltıdan çıkış için bir reçete sunmak imkansız. Böyle bir çıkış ancak kişisel deneyimlerin ve yönelimlerin sonucu olarak varolabilir. Dolayısıyla ‘’Evrensel Harmoni’’ tarzında tepeden inme anlayışlar ile bu buhranlı bakış açısına çözüm getirmek anlamsız ve de olanaksız olacaktır. Ancak mevcut düşünceye farklı bakış açıları katmak mümkün diye düşünüyorum.

Başlanacak en iyi nokta indeterminizm nedir anlayabilmek. İndeterminizm bilimsel olarak atomaltı parçacıkların herhangi bir düzen içerisinde hareket etmediği anlamına geliyor. Yine bilimsel olarak Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre atomaltı parçacıklarının hareketlerinin hem zamanının hem de konumunun aynı anda bilinememesi, ‘’belirisizlik’’ yani kesin olmayış anlayışını destekliyor. Bu bilimsel görüş haliyle bir felsefe de doğuruyor. Bu felsefeyle hayatın herhangi bir sisteme göre hareket etmediği, olayların tamamen rasgele, tesadüfi, kestirilemez bir şekilde gerçekleştiği düşüncesine varıyoruz. Buradaki sorun indeterminizm görüşünün yine objektif bir gerçeklik olmayışı. Yine kuantum mekaniğine göre yapılan her deney ve gözlem, deneyi yapan kişiden bağımsız halde objektif sonuçlar veremiyor, yani deneyi yapan kişi gözleminde kendi subjektif bakış açısı ve çevre koşulları ile bir sonuca varıyor.

Bunlar çok karışık cümleler gibi gelebilir ama Einstein’in indeterministik bakış açısını kabul etmeyen ‘’God does not play dice.’’ sözü ile birşeyler açığa kavuşacaktır. Einstein’ın ‘’Tanrı zar atmaz.’’ sözündeki tanrı kelimesi çoğu kişinin bildiği üzere ilahi bir tanrı kavramı değil bunu belirtmek lazım öncelikle. Einstein’ın bu sözü, indeterministik bakış açısının, bütünü dışarıdan göremeyen bu yüzden bütünün içinde ve ancak onun bir parçası olarak birtakım çıkarımlar yapabilme şansına sahip olan bizlerin, yani insanların var ettiği bir ilüzyon olduğunu ortaya koyuyor. Yani bizim indeterministik, kaotik olarak gördüğümüz aslında bize o şekilde görünen bir determinizm. – Zaten her indeterminizm de bir determinizm değil midir? Bu ayrı mesele-

Bu kompleks durumu birkaç örnek ile açıklayacağım: Bir labirentin içinde kalmış insan, labirenti karmaşık ve hiçbir mantığa göre yol alınamayacak şekilde görür. Hareket edişi tamamen rasgele ve deneme yanılma yöntemiyle gerçekleşir. Oysa labirenti tepeden görecek olsa labirentin bir sisteme ve düzene sahip olduğunu ve içindeki yolların yer yer birbiryle kesişik ve bağlantılı halde oluşturulduğunu görür. Evrrenin ve yaşamın indeterministik, belirlenemez, bilinemez, kaotik halde görünmesi ise işte tam olarak bizim yaşamın içinde oluşumuzdur, yani bakış açımızın ve algıladığımız alanın sınırlı olmasıdır. Hayatı bir tablo olarak görmek ve bireyleri de tabloyu, renkler sistemini oluşturan ayrı ayrı renkler olarak görmek de bu mantığı kavramak için bir örnek olarak verilebilir. Haliyle tablonun bütünün oluşturan her renk(birey), oluşturduğu bütünden habersizdir, kendisini çevresinde algıladığı rasgele serpiştirilmiş anlamsız ve amaçsız renklerden biri olarak var sayar.

İşte bu çağın bireylerinin kendisini anlamsız ve amaçsız bir bunaltı içinde bulması tam olarak bu yanılgıdan ve ilüzyondan kaynaklanıyor. Tom Stoppard’ın Rosencranzt and Guildernstern oyununda derinlemesine görülebileceği üzere Ros ve Guil karakterleri gibi bir saçmalığın, absürdlüğün ve bunların yarattığı kaygıların içinde buluyoruz kendimizi. Sorun ortadaki absürdüğün subjektiflikten kaynaklandığını görememek. Burada Armando Torres’in ‘’Nagual ile Karşılaşma’’ kitabından ufak bir alıntı yapmak lazım geliyor,

‘’…Bu açıdan sıradan insanların kaygıları sadece onların egomanyaklıklarının ifadesidir.’’

Zannediyorum ki son yıllarda etkili olmaya başlayan Kuantum Felsefesi ve onun ‘’bilgece’’ söylemleri karşısında hayata Sisifos Söyleni’ndeki gibi umutsuz ve bunaltılı bir yaklaşımla bakmanın ne kadar dar, subjektif ve benmerkezli bir bakış açısının sonucu olduğunu görmek zor değil. Üstelik varoluşçuluk nihilizm gibi akımların karşısında duran bu düşünce herhangi bir tanrıya ya da ilahi bir güce de dayanmıyor. Bu durumda ilahi bir tanrının var olmayışının hayatın belirsiz, karmaşık bir özelliğe sahip olduğu anlamına gelmediğini de dipnot olarak belirtmek lazım.



Sonnot: Devam edecek!

(Devamı haftaya gibi bi’ şey.)

http://en.wikipedia.org/wiki/Chaos_theory
http://en.wikipedia.org/wiki/Existential_crisis
http://en.wikipedia.org/wiki/Ego_death
http://plus.maths.org/issue26/features/budd/

2 yorum:

  1. Varlığın ya hani hayatın anlamı, hayatın anlamını aramaktır. Harekettir, modern insanın kendinde hissettiği eksiklik ve akabinde ruhunda oluşan derin boşluklar harekete ayak uyduramamış olması ve statik kalmasından mütevellittir bence.

    Gel zaman giz zaman amaçsızlık sonsuz insan iradesini kurutmuş, amorf bi' hala koymuş. İşbu yazıdan dolayı bi' kez daha anlıyorum ki, varlık karşısında hedef geliştiremeyenler dalgalı anaforlara kaptırıyorlar kendilerini. Ben hiç bi' yerde görmedim, iştmedim ortadirek ve çocuk sahibi bi' vatandaşın varlık sorguladığını, çünkü o'nun bi' amacı vardır ve amacı doğrultusunda bi' varlık, anlam kazanmıştır. Yahut farklı bireylerde. Neyse ne..

    AmAç diyorum. Misyon diyorum.. Falan filan..

    Bu arada blogdaki ilk yorumu yapıyormusum, oh mis. Cemi cümleye hayırlı olsun, yorum değil blog..

    YanıtlaSil
  2. bi de hayatın amacını sorgulamaktan vazgeçen (hulen zaten öyle bi amaç felam yok!) sadece ortadirek, çocuk sahibi vatandaş mıdır ki?

    YanıtlaSil