29 Ekim 2009 Perşembe

Yazarın Ölümü

Roland Barthes’in 1968 yılında, makalesinde bahsettiği “yazarın (author) ölümü” düşüncesi metinlerarasılık teorisinin en çok bilinen yönüdür. Bu düşünce çok defa yanlış anlaşılmış bir kavram ya da Barthes’in makalesinin çerçevesi içerisinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Yine aynı sene içerisinde Michel Foucault da benzer olarak “yazar (author) nedir?” başlıklı bir makale hazırlamıştır. Barthes’a göre yazar modern olandır, daha doğrusu kapitalist olan. Eserleri kendi ismiyle ilşkilendirmeye çalışandır. “Kapitalizm öncesi dönemlerde yazarlar, modern dönemde olduğu gibi, eserlerini kendi isimleriyle bağdaştırmaya çalışmıyorlardı” der Barthes. Foucault’nun da söylediği gibi “yazarın fonksiyonu” da dönemler değiştikçe değişir. Yazar “sorgulanamaz” ya da “doğal” olan olarak düşünülebilir; ama Barthes’da Foucault gibi, yazarın sorgulanamayan ya da doğal olandan başka herşey olabileceğini düşünür.

Modern piyasada Barthes, yazarın okuyucuyla, tüketime dayalı, bir ilşki içerisinde olduğunu düşünür. Yazar esere anlam katar, bu anlam yorumlanı ve okuyucu – eleştirmen tarafından tüketilir. Bu süreç tamamlandıktan sonra yazar yeni eserine geçebilir. Böyle bir durumda “eserler” kapitalist sistem içerisinde yer alan, tüketilebilir eşya konumundadırlar.


“Yazar” ya da “yazarın adı” metinden (text) çok eserin(work) ortaya çıkmasına neden olur. Barthes’a göre anlam, açıklama yazarın kendisinde aranır. Yazar bir anlamda bizimle bir sırrını paylaşandır. Eseri üreten(doğuran), sahibi olan, üzerinde güç sahibi olan “yazar” olduğu için Barthes “eser” kavramına karşı çıkar.

“Yazar genelde kendi kitabının geçmişi olarak algılanır: Kitap ve yazar, otomatik olarak, tek bir çizgi üzerinde “önce” ve “sonra” olarak ikiye ayrılır. Yazar, kitabı besleyendir. Bu; bir babayla çocuğu arasındaki ilşki gibi, buna paralel olarak, yazarın kitaptan - eserinden önce varolduğu, düşündüğü, acı çektiği anlamına gelir.”

Yazarın bitmiş eserinin teslimi(delivery), bizi, edebiyatta, retorik olarak ebeveynliği daha tanrısal bir varlığa teslim etme durumu olan epik şairin şiirlerini Müz’e sunuşundan alıp Mary Shelly’nin 1831 yılında yazdığı Frankenstein adlı kitabının önsözünde, bu eserden; zarar görmüş ya da rahatsız edici bir bebek, “ benim iğrenç dölüm” olarak bahsettiği psikolojik olarak daha karmaşık ve modern yapılara kadar götüren olağan bir durumdur. Yine de retorik olarak bu evlat olma durumu, metine yazarı tarafından ona yüklenmiş bir anlam olduğu ve bunu ilettiği görünümü verir; böylece metin, yaratıcısının orijinal ve birleştirilmiş düşüncesinden kaynaklanan bir bütünlüğe sahiptir.




28 Ekim 2009 Çarşamba

Existential Crisis / Varoluşsal Bunalım

Varoluşçu kriz, nihilistik bunalım, hayatın anlamsızlığı(?) sorunu…

İlahi ve göksel bir tanrının var olmadığı, var olsa bile insanlar için hiçbir deva sunmadığı sonucundan hareketle zincirlerinden en sonunda kurtulabilmiş vahşi bir tutsağın 20. Yüzyılın başından günümüze kadar etkili olan Nihilizm, (Ateist) Varoluşçuluk gibi farklı tezahürleri postmodern çağın en büyük beslenme kaynaklarından biri olsa gerek.

İnsanların, yaşamı kaotik, anlamsız bir çerçevede görmelerine yol açan, hayatı bir yük ve işkence olarak portreleyen bu ve benzer düşünceler edebiyat, tiyatro, sinema gibi alanlarda kendisini gerçekleştirmekle kalmayıp bir felsefe haline, dolayısıyla insanların dünyaya ve yaşama bakış açılarını sarmalayak değiştiren bir sistem haline geliyor, geldi.

Birey, toplum içerisinde yalnız, kalabalığa yabancı, umutsuz ve yalnız ölüm (yok olma) ile sonuçlanabilecek ağır bir bunaltı içerisinde amaçsız ve boşluğa doğru ilerleyen bir yol üzerinde buldu kendini. Bunun nedenlerinden birinin insanın ilk önce kendisine yabancılaşması olduğunun altını çizmek yanlış olmamalı sanıyorum. Varoluşu gözlerimizin önünde kaotik kılan bizim ona bakış açımız demek bu. Yani biz, içimizdeki buhran sebebiyle hayatı da kaotik ve anlamsız bir bakış açısıyla anlamlandırıyoruz. Eğer hayata bakışın objektif ve tek bir açısı olmadığını kabul ediyorsak buradan çıkan sonuç da yaşamın genel-geçer olarak kaotik olmadığı.

Bu kaostan ve bunaltıdan çıkış için bir reçete sunmak imkansız. Böyle bir çıkış ancak kişisel deneyimlerin ve yönelimlerin sonucu olarak varolabilir. Dolayısıyla ‘’Evrensel Harmoni’’ tarzında tepeden inme anlayışlar ile bu buhranlı bakış açısına çözüm getirmek anlamsız ve de olanaksız olacaktır. Ancak mevcut düşünceye farklı bakış açıları katmak mümkün diye düşünüyorum.

Başlanacak en iyi nokta indeterminizm nedir anlayabilmek. İndeterminizm bilimsel olarak atomaltı parçacıkların herhangi bir düzen içerisinde hareket etmediği anlamına geliyor. Yine bilimsel olarak Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre atomaltı parçacıklarının hareketlerinin hem zamanının hem de konumunun aynı anda bilinememesi, ‘’belirisizlik’’ yani kesin olmayış anlayışını destekliyor. Bu bilimsel görüş haliyle bir felsefe de doğuruyor. Bu felsefeyle hayatın herhangi bir sisteme göre hareket etmediği, olayların tamamen rasgele, tesadüfi, kestirilemez bir şekilde gerçekleştiği düşüncesine varıyoruz. Buradaki sorun indeterminizm görüşünün yine objektif bir gerçeklik olmayışı. Yine kuantum mekaniğine göre yapılan her deney ve gözlem, deneyi yapan kişiden bağımsız halde objektif sonuçlar veremiyor, yani deneyi yapan kişi gözleminde kendi subjektif bakış açısı ve çevre koşulları ile bir sonuca varıyor.

Bunlar çok karışık cümleler gibi gelebilir ama Einstein’in indeterministik bakış açısını kabul etmeyen ‘’God does not play dice.’’ sözü ile birşeyler açığa kavuşacaktır. Einstein’ın ‘’Tanrı zar atmaz.’’ sözündeki tanrı kelimesi çoğu kişinin bildiği üzere ilahi bir tanrı kavramı değil bunu belirtmek lazım öncelikle. Einstein’ın bu sözü, indeterministik bakış açısının, bütünü dışarıdan göremeyen bu yüzden bütünün içinde ve ancak onun bir parçası olarak birtakım çıkarımlar yapabilme şansına sahip olan bizlerin, yani insanların var ettiği bir ilüzyon olduğunu ortaya koyuyor. Yani bizim indeterministik, kaotik olarak gördüğümüz aslında bize o şekilde görünen bir determinizm. – Zaten her indeterminizm de bir determinizm değil midir? Bu ayrı mesele-

Bu kompleks durumu birkaç örnek ile açıklayacağım: Bir labirentin içinde kalmış insan, labirenti karmaşık ve hiçbir mantığa göre yol alınamayacak şekilde görür. Hareket edişi tamamen rasgele ve deneme yanılma yöntemiyle gerçekleşir. Oysa labirenti tepeden görecek olsa labirentin bir sisteme ve düzene sahip olduğunu ve içindeki yolların yer yer birbiryle kesişik ve bağlantılı halde oluşturulduğunu görür. Evrrenin ve yaşamın indeterministik, belirlenemez, bilinemez, kaotik halde görünmesi ise işte tam olarak bizim yaşamın içinde oluşumuzdur, yani bakış açımızın ve algıladığımız alanın sınırlı olmasıdır. Hayatı bir tablo olarak görmek ve bireyleri de tabloyu, renkler sistemini oluşturan ayrı ayrı renkler olarak görmek de bu mantığı kavramak için bir örnek olarak verilebilir. Haliyle tablonun bütünün oluşturan her renk(birey), oluşturduğu bütünden habersizdir, kendisini çevresinde algıladığı rasgele serpiştirilmiş anlamsız ve amaçsız renklerden biri olarak var sayar.

İşte bu çağın bireylerinin kendisini anlamsız ve amaçsız bir bunaltı içinde bulması tam olarak bu yanılgıdan ve ilüzyondan kaynaklanıyor. Tom Stoppard’ın Rosencranzt and Guildernstern oyununda derinlemesine görülebileceği üzere Ros ve Guil karakterleri gibi bir saçmalığın, absürdlüğün ve bunların yarattığı kaygıların içinde buluyoruz kendimizi. Sorun ortadaki absürdüğün subjektiflikten kaynaklandığını görememek. Burada Armando Torres’in ‘’Nagual ile Karşılaşma’’ kitabından ufak bir alıntı yapmak lazım geliyor,

‘’…Bu açıdan sıradan insanların kaygıları sadece onların egomanyaklıklarının ifadesidir.’’

Zannediyorum ki son yıllarda etkili olmaya başlayan Kuantum Felsefesi ve onun ‘’bilgece’’ söylemleri karşısında hayata Sisifos Söyleni’ndeki gibi umutsuz ve bunaltılı bir yaklaşımla bakmanın ne kadar dar, subjektif ve benmerkezli bir bakış açısının sonucu olduğunu görmek zor değil. Üstelik varoluşçuluk nihilizm gibi akımların karşısında duran bu düşünce herhangi bir tanrıya ya da ilahi bir güce de dayanmıyor. Bu durumda ilahi bir tanrının var olmayışının hayatın belirsiz, karmaşık bir özelliğe sahip olduğu anlamına gelmediğini de dipnot olarak belirtmek lazım.



Sonnot: Devam edecek!

(Devamı haftaya gibi bi’ şey.)

http://en.wikipedia.org/wiki/Chaos_theory
http://en.wikipedia.org/wiki/Existential_crisis
http://en.wikipedia.org/wiki/Ego_death
http://plus.maths.org/issue26/features/budd/

Boş (Kısacık Bir Öykü)

Çocuğun gözleri hâlâ doluydu. Neler olduğunu anlamıyor, yalnız bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordu. Belki birkaç saattir kapının önünde bekliyordu. Babasıyla apartmanın önüne geldiğinde babası ona aşağıda, kapının önünde beklemesini söylemiş ve yukarı çıkmıştı.
Elbette içeri girip babasını takip etmek aklına gelmişti. Ama kapı kapalıydı ve zil düğmeleri çok yukarıdaydı. Aşağıdan yukarı numaraları görebiliyordu. Bazılarının düğmesi yoktu. Sokak bomboş olmasaydı belki apartmana girmek için başka birinden yardım isterdi. Ama her yer bomboş ve sessizdi. Sadece uzaklardan kuş sesleri belli belirsiz geliyordu. Diğer evlere baktığında pencerelerde kimseyi görmedi. Zaten içinde insanlar yaşıyormuş gibi görünmüyordu hiçbiri. Sokağın başına yürümek, köşeden dönmek ve birilerini bulup yardım istemek de geldi aklına. Ama babası kapının önünden ayrılmamasını söylemişti. Her an gelebilirdi. Onu kapının önünde bulmalıydı. Sokak çok sessizdi. Bazen nefesini tutarak çevreyi dinliyordu, belki bir köşeden birileri çıkar gelir ya da bir ses duyulur diye. Yalnızca uzaktan çok zayıf gelen kuş seslerini duyuyordu. Havaya baktığında bir tanesinin bile uçtuğunu görmüyordu. Gökyüzü boş ve maviydi. Belki gördüğü tek hareket yavaşça kayıp giden bulutlardı.
Bazen yukarı katlara doğru seslenmeyi düşünüyordu. Başka kimse yaşıyor muydu orada? Yukarı her baktığında bina büyüyordu sanki. Devleşiyor, üstüne eğiliyordu. Ama çok geçmeden kendine geliyor, sadece bulutların durmadan kayıp gittiğini ve binanın ardında kaybolduğunu görüyordu. Bulutları izleyerek duvarın dibine kadar gelmişti. Birkaç adım geri çekilip pencerelere bakmaya devam etti. Boynu ağrıyana dek başını indirmeyecekti. Birini görebilirdi, o zaman anında seslenecekti. Uzun süre dayandı. Boynu ağrıyordu ve gözleri yorulmuştu. Ayrıca pencerelerde kimse görünmüyordu. Başını eğip yeri izledi. Asfaltın üzeri bomboştu. Sonra ayaklarının ortasında küçük bir taş gördü. Eğilip alacakken vazgeçti. Taşı bir tekmeyle uzağa gönderdi. Durana kadar çıkardığı sesi dinledi. Bir süre sonra sıkılıp yukarı, kayan bulutlara bakmaya başladı. Bulutlar devamlı gidiyordu. Bunun sonu yoktu. Yalnız farklı olan bir şey vardı bu sefer. Çocuk pencere ve balkonları gözlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Gökyüzü koyulaşmış, bulutlar beyazlığını kaybetmişti. Kızıl ve pembe bulutlar iyice ağırlaşmış, çok daha yavaş ilerliyorlardı. Baktıkça bunu daha çok fark etti.
Artık binanın yüzü karanlıktı. Yalnızca günbatımının kızıl ve mor ışıkları pencerelerden zayıfça yansıyordu. Çocuk apartmanın girişine baktı tekrar. Bir mağaranın ağzı gibi karanlıktı giriş. Kapıyı ancak yaklaşınca görebildi. Başını çevirip yola ve sokağın görünmeyen sonuna baktı, sonra da yukarı, havaya. Göğün rengi iyice koyulaşmıştı. Bulutlar bütün değildi; karanlığa toz gibi dağılmış, siliniyorlardı. Tekrar dönüp demir kapıya baktı. Geri çekildi, arkasını dönüp gidecekken birden kapıya doğru fırlayıp bir tekme attı. Demir kapı sarsıldı. Çocuk devam etti. Ayakkabısının sert burnuyla tekmeler savuruyordu. Eski demir kapı, parmaklıkları ve camlarıyla baştan aşağı zangırdıyordu. Ayağı iyice ağrıyana kadar devam etti vurmaya. Durdu, bekledi. İçeriden bir kilit sesi duyuldu; sonra koridorun sonundaki köşenin ardından zayıf, sarı bir ışık yayıldı. Çocuk geri çekildi. Öylece içerideki ışığa bakakaldı. Sokakta çıt yoktu. Sonra uzaktan bir iki kuş sesi geldi. Dönüp sokağın sonuna baktı, aynıydı, belki daha da karanlık. Kapıya döndüğünde içeriden, koridorun sonundaki köşenin ardından kendisine bakan sıska bir çocuk gördü. Başını uzatmış, gözleri iyice açık, bakıyordu. Diğeri döndü, sokağın sonuna doğru yürümeye başladı. Arkasına bakmadı. Hızlandı; koşarken yankılanan adımları karanlıkta kuş seslerine karışıyordu.

A Cameo

There was a graven image of Desire
Painted with red blood on a ground of gold
Passing between the young men and the old,
And by him Pain, whose body shone like fire,
And Pleasure with gaunt hands that grasped their hire.
Of his left wrist, with fingers clenched and cold,
The insatiable Satiety kept hold,
Walking with feet unshod that pashed the mire.
The senses and the sorrows and the sins,
And the strange loves that suck the breasts of Hate
Till lips and teeth bite in their sharp indenture,
Followed like beasts with flap of wings and fins.
Death stood aloof behind a gaping grate,
Upon whose lock was written Peradventure.

A. C. Swinburne

Eylül 2007

Kasabanın tüm manzarasına hakim bir tepede gelenlerin aşağı düşmesini engelleyen parmaklıkların üstünde oturuyorum. İki elim de yuvarlanmamak için sıkı sıkı üzerinde soğuk demirin.

Yan tarafımda Ortaçağ’dan kalma olduğunu tahmin ettiğim gotik bir mimarisi olan görkemli Bella Pais Katedrali var. Gece olduğu için şimdi duvarlarını sarı bir ışık aydınlatıyor. Vitrayları vuran ışık yüzünden falza parlak ve göz alıcı. Yapının kasvetli duvarlarının ürkütücü göründüğü söylenebilir belki ama yine de hüzünlü bir huzuru dışa vurduğunu fark ettim. En azından aşağıdaki karanlık ve dingin manzaramla arama giren kasabanın sahte ışıklarından daha gerçek.

Aslında bu gece buraya ben gelmedim de getirildim gibi… Bilemiyorum, birden burada buldum kendimi. Dümdüz ve dik toprak yoldan kafamda yeni yeni fark etmeye başladığım cezbedici düşüncelerle çıkmaya başladığımda adımlarımı kontrol edemediğimi fark etmemiştim. Herhalde bir enfeksiyon beynimin geriye kalan fonksiyonlarını zaptetmiş ve yönetimi eline almış, yüksek bir itaat beklentisi ile beni tepeye doğru itiyordu diye düşünüyorum şimdi.



Tepeye vardığımda derin nefesler aldım, uçurumun kenarına parmaklıklara doğru ilerlerken kulaklarımda gezinen derin, bazen kesik kesik, bazen de hiç durmayacakmış gibi tek bir tınıda kararlıca ilerleyen rahatsız edici melodiyi fark ettim, korkup kulaklarımı kapattım, bu sefer notalar sivri şeritler halinde gözlerimin önünde uçuşmaya başladı, biri diğerine çarpıyor, gittikçe daha sesli olmaya başlıyorlardı, gözlerimi kapattım, bu sefer de içeri girmek için dudaklarımı zorladılar, engel olamıyordum, duymak zorundaydım.

Kaçmak için parmaklıklara doğru ilerledim, işte şimdi üstündeyim, ses arkamda kaldı, melodi tiz tıslamalarla karanlık içinde yok oldu. Burada da yüzüme vuran kuru soğuk beynimi karıncalandırıyor ama geri dönmek istemiyorum hiç. Aslında şimdi boşlukta sallanan ayaklarımı yere değdirmeyi çok isterdim, sert topraktan güç alıp, ellerimi serbest bırakmak... Fakat hayır, geri dönemem , o beynimi yiyip bitiren melodiyi bir daha duymak istemiyorum. Kesinlikle evet, soğuk olsa da daha huzurluyum, önümdeki bu dipsiz karanlık beni rahatlatıyor, ah bir karanlığımı lekeleyen uzaktaki şu sahte ışıklar olmasa...

Belirsiz birşeyler var kafamda, gerçeküstü illüstrasyonlara bürünüp parça parça ve dağınık bir şekilde dönmeye başladılar etrafımda. Ama sadece dokunulabilecek kadar gerçekler. Birşey anlatmıyorlar, belirsiz şekilleri, tuhaf renkleri var bir de dikkatimi çekmek için kaybolup tekrar beliriyorlar. Birini yakalayıp içini açarak, parçalara ayırıp ne olduklarını anlamak amacıyla tek elimi uzatıyorum, avcumun içine sığmayıp akıp gidiyor, kaybetmemek için diğer elimi de uzatıyorum, düşürmemek ellerimi hiç titretmemem lazım diye düşünürken birkaç adım gerimde o korkunç melodi çoğalıp çığlıklar halinde bana yaklaşıyor, kulaklarımı kapatmak istiyorum yine, ancak ellerimi açarsam avcumdaki akıp gidecek aşağıya, dehşete düşüyorum ve artık engel olamayıp kulaklarımı kapatıyorum korkuyla. henüz ne olduğunu keşfedemediğim renkli, şekilsiz parçacık düşerken, arkamda güçlenerek sırtıma dayanmış acımasız melodi beni de itiyor aşağı, elimden kaçırdığım şekil yok oluyor ve ben dakikalarca, saatlerce düşüyorum, karanlığa güçlü bir çığlıkla eşlik ediyorum, sonra fark ediyorum ki aşağıda bana yaklaşan karanlık, aniden parlak renklere ayrılarak sürekli hareket eden ve değişen figürler ile beni karşılıyor…

To Kezia

"Kezia," said the grandmother, "can I trust you to carry the lamp?"
“Yes my granma.


To Kezia

When the coach’s on the way
Means we lead-off for the day.
To the town for some silly trade
Daddy goes with a chocolate hat.

bubble bobble, bubble bobble, bubble bobble!

Moron Pip is there waiting
Let’s do him a bad trick,
Today he looks more stupid
With the red pants he’s wearing.

bubble bobble, bubble bobble, bubble bobble!

We hate boys, yay!

20. yy Avrupası'nda "Yabancılaşma"

II.Dünya Savaşı’na kadar ,arada varolan düzene tepkisini koyanlar olsa da, insanlar kendilerine vaad edilenlere inanmak durumundaydılar.

Ingiltere I.Dünya Savaşı’ndan çok fazla etkilenmişti ve de insanlara artık savaş olmayacağı söylenmişti.I.Dünya Savaşı’ndan 21 yıl sonra,1939 yılında Hitler yönetimindeki Alman ordusunun Polonya’yı kuşatmasıyla işler bir anda değişti.İlk savaşta Almanya’nın karşısında yer almış olan devletler hemen tedbir almaya başladılar.Ingiltere de bu devletlerden biriydi.

7 Eylül 1940 – 10 Mayıs 1941 tarihleri arasında Londra’da,tarihte “The Blitz” olarak da bilinen, Naziler’in hava saldırısı gerçekleşti.İlk 57 gece Londra sürekli bombalandıktan sonra saldırı diğer şehirlere de sıçradı.Birmingham,Liverpool,Manchester bu şehirlerden sadece birkaçıydı.1941’de, bombardıman sona erdiğinde yarısı Londralı olmak üzere 43.000 sivil hayatını kaybetmiş ve de sadece Londra’da 1 milyondan fazla ev yıkılmış ya da zarar görmüştü.

Hala hayatta olan insanlar psikolojik anlamda büyük bir çöküntü yaşamışlardı.İnsanlar şoktaydılar ve de herhangi bir şeye inanma , güvenme gibi bir durum da söz konusu olamazdı artık. İşte “alienation” temalı kısa öykülerin çıkması da tam II.Dünya Savaşı’nın bittiği bu döneme, insanların sarsıldığı zamana denk gelir.

Dönemin en ünlü yazarlarından biri olan Virginia Woolf öykülerini hep “yabancılaşma” teması üzerine kurmuştur.Kahramanlarının kendilerine ve de çevrelerindeki insanlara güveni yoktur.Kendilerini bir şekilde eksik hisseder.En ufak şey bile sorun olabilir kahramanın kendini yetersiz hissetmesi için.

Elizabeth Bowen’ın The Demon Lover adlı kısa öyküsünde bahsedilen “şeytan sevgili” de bir askerdir.Bu sevgilinin üniformasının düğmesi kadın kahramanın elini keser.En az seviyede bilgi birikimi olan bir okuyucu bile bu öyküyü okurken savaş – insan arasındaki olumsuz etkileşimi rahatlıkla görebilir.Sevdiğiniz kişi bile size zarar veriyordur.Kadın kahraman Londra’daki evini ziyarete gelir – artık kasabada yaşamaktadır, savaş sebebiyle taşınmıştır oraya – ev yıkık dökük bir haldedir.Duvarlarda bombaların açtığı delikler vardır.İşte bu delikler psikolojik bağlamda aslında o bombaların, savaşın kadın kahramanın,insanın üzerinde bıraktığı izlerdir.Ruh sağlığının aslında ne kadar da sağlıksız olduğunu gösterir bizlere.

Bahsi geçen kadın,yaşadıklarını kimseye anlatmaz.İçine atmıştır herşeyi.Bunun nedeni de yine yabancılaşmadır; çünkü içindekilerini dökebileceği kimsesi yoktur,etrafındakilere olan güveni zaten savaşla birlikte yok olmuştur.Kadının çığlığını da zaten öykünün sonunda çığlık atmak istercesine ağzını açması ama ses çıkaramaması şeklinde görüyoruz.Bu aslında daha çok sessiz bir çığlıktır yani yabancılaşma teması hala devam etmektedir,değişen bir şey yoktur insanların hayatlarında.

Savaş sonrası toparlanan toplumlarda yaşanmış ve hala günümüzde yaşanan yabancılaşmanın nedeni ise Marx’ın Yabancılaşma Teorisi’ne göre kapitalizmdir. Ele geçen parayla toplumlar endüstriyel alanda kendilerini teknolojik açıdan geliştirmişlerdir ve de artık insan gücüne çok fazla ihtiyaç yoktur.Böylece insan kendine,kendi iş gücüne,kendi emeğine karşı bile yabancılaşmıştır.Artık kapitalist düzenin bir piyonu olmuştur.

Kendi benliğinden bile yabancılaşan insanın sorunu bana kalırsa varlık sebebini kavrayamamış olmasıdır.Bu durumda karşımıza varoluşçu anlayış çıkar. Camus,Sartre gibi varoluşçulara göre kişinin yabancılaşması oldukça doğaldır; çünkü kişi sorguladıkça,kendi bilincinin derinliklerine indikçe,dini bütün biri bile olsa içten içe varlığının nedenini arar,bilmek ister.Cevap bulamadığı anda da işte bu yabancılaşma dediğimiz durum ortaya çıkar.O yüzden bunu aşabilmenin yolu da yine bu yazarlara göre yaşamın,varoluşun saçmalığını olduğu gibi kabul edip hayatımızı kendi seçimlerimizle,kendi başımıza yeniden yaratmamız,yaşamamızdır.

Platon'un Sanat Anlayışı

Platon'un temelini attığı idealar kuramı, dünyanın ve dünya üzerindeki her bilginin kaynağının değişmez, öncesiz ve sonrasız bir bilginin yansıması ve görünüşü olduğunu öne sürer. herakleitos'un ' evren'de aynı kalan ve değişmeyen hiçbirşey yoktur, herşey akar.' sözünden hareket ederek Platon, dünya'daki gelip geçici, değişken ve göreceli bilgilerin değişmez asıllarının bu evren'in dışında (İdealar Dünyası'nda) olduğunu savunur.

Platon'un idealar düşüncesinin etkisi altındaki 'Devlet' adlı eseri ideal bir devletin nasıl olması ve olmaması gerektiği konusunda 10 bölüm içerisinde bilgiler verir. Eserin son bölümünde Platon, idealar kuramının ilkelerine dayanarak şiir, tragedya ve benzer sanat dallarının ve bu dallarla ilgili eserlerin yaratıcıları hakkında çıkarımlarda bulunur ve ütopik devletinde yer almalarının ve desteklenmelerinin getireceği zararlar üzerine açıklamalar yapar.

Platon'a göre şiir ve tragedya devlet için iki zararlı sanat türüdür. Çünkü bunlar İdealar Dünyası’ndaki 'gerçek' formların dünya üzerindeki görüntülerinin yalnızca birer taklitleridir yani yansımanın yansıması ve yazarın öznel bakış açısını ortaya çıkartan, hakikatten uzak hayal ürünleridir. Dolayısıyla şiir ve tragedya site halkının rasyonaliteden uzaklaşıp, gerçek olmayan taklitlerin etkisinde kalmasına sebep olur. Tragedyaların sahnede yarattığı aşırıya kaçan duygular izleyicilerin de bu tür had safhadaki hisleri dışarı vurmasına ve tragedyadaki kahramanların duygu dışavurumlarını gerçek hayatlarında da uygulamalarına yol açar. Böylece izleyici/halk gerçeklik ve değişmezlikten uzaklaşarak, takliklerin değişkenliğine kanıp mantıktan uzaklaşırlar. Bu ise devleti kontrolsüzlüğe ve istikrarsızlığa iter.

Platon'un konu ile ilgili argümanları resim sanatı için de geçerlidir. Ressam, ideaların dünyadaki yansımalarını resmeder. Resmederken de zorunlu olarak yansıyan nesneyi tüm açılardan, eksiksiz olarak çizemez. dolayısıyla çizim gerçek değil, gerçeğin bozulmaya uğramış bir taklididir. Bu takliklerin peşinden gidilmesi ve mükemmel olarak görülmesi insanların rasyonel yanının körelmesine ve mevki olarak daha aşağıda olan hayal gücünün insan aklını zaptetmesine yol açar. Bu yapıdaki insanların artması da devlet ve onun geleceği için zararlıdır. Bu nedenlerle şiir, tragedya, resim gibi sanat dallarının platon'un 'devlet' inde yeri olmamalıdır ve bunları yasaklayan yasalar oluşturulmalıdır.

Peki platon'un bu sanat dallarına İdealar kuramına dayanarak karşı çıkmasını ve yasaklamasını Atina tarihi içerisinde incelersek karşımıza ne çıkar? Platon'un sanat ile ilgili bu katılığına İdealar Dünyası'na dayanarak öne sürdüğü nedenlerden başka neler sebep olmuştur? İdealar Kuramı'ndan başka, Atina'nın geçmişini ve Platon zamanındaki politik ve sosyal durumunu incelemek de kuşkusuz onun bu tavrını anlamamıza yardımcı olacaktır.

Milattan önce 448 yılından General Perikles'in başında olduğu Altın Çağ'ın, Mora Savaşları'yla sonuçlandığı döneme kadar (m.ö 427) yaşanan gelişmelerin ve olayların, Platon'un 'Devlet' eseri üzerindeki etkilerini görebiliriz. Platon'un henüz dünyaya gelmediği ancak hayattayken sonuçlarının doğurduğu etkileri yaşayacağı bu dönem, Atina'da demokrasi, felsefe, edebiyat ve birçok sanat alanında gelişmelerin yaşadığı bir periyottur. şehrin başındaki General Perikles, Atina halkını sanatsal alanlarda desteklemiş, bu dönemde sanatın zirveye ulaşmasını sağlamıştır. Euripides, Sophocles gibi önemli tragedya yazarları; Socrates, Protagoras gibi çağını ve sonrasını etkileyen filozoflar bu dönemde yetişmiştir. Perikles Çağı olarak da isimlendirilen bu dönemde fakirlere fırsat eşitliği sağlanmış, sosyal sınıflar tamamen ortadan kaldırılmasa da üst sınıfların halkın diğer kesimleri üzerindeki etkisi ve egemenliği azaltılmıştır. Yani eşitlik site içerisinde en önemli kanunlardan biri haline gelmiştir. Halk zengin değildir, ancak ekonomik olarak da eşit olmayan bir dağılım yoktur. Yiyecek üretimi tam olarak yeterli olmayıp, çevre sitelerden dışalım yapılmıştır. Sosyal olarak da dış hayatta yer alma konusunda eşitsizlikler bulunmaktadır. Kadınların sosyal hayatta yer almasına izin verilmemiş, onların görevleri sadece evi yönetmek ve çocuk bakmak olmuştur. Yani Perikles Çağı son derece ataerkil bir yapıya sahiptir.

Sanat ve demokrasi alanındaki olumlu yönlerine rağmen Perikles Çağı, Atina'nın diğer site devletleri üzerinde kurduğu aşırı ve şiddetli baskı ve tam egemenlik arzusu yüzünden çöküşe doğru ilerlemiştir. çevre site-devletlerinin baskılardan yılarak, bağımsızlıklarını kazanmak isteyip atina'ya karşı ayaklanması üzerine kanlı savaşlar meydana gelmiştir. Perikles'in de ölümünden sonra düşüşe geçen altın çağ, Atina ve Sparta arasında 27 yıl süren savaşlarla birlikte politik ve ekonomik alanlarda büyük sıkıntıların baş göstermesine yol açmış ve sona ermiştir.

İşte bu olayların sona ermesinin ardından dünyaya gelen Platon, Atina'da hala etkisini sürdürmeye devam eden düzensizliğin, eksikliklerin ve yanlışlıkların farkına varıp felsefesi ile birleştirdiği, Sokrates'in diyaloglarına dayalı olarak kendi düşüncelerini yansıttığı ütopyasını m.ö 380 yılında tamamlamıştır.

'Devlet' eserinde Atina tarihinde yanlış gördüğü uygulamaların ve kanunların çoğu zaman tam tersini yürürlüğe koyacak yasaların gerekli görüldüğünü görürüz. Örneğin eserin V. kısmında Platon, Altın Çağ'daki uygulamanın tem tersi olarak, ideal devletinde savaş zamanında ve barış zamanında çevredeki site-devletlere aşırı baskı yapılmasını ve zarar verilmesini engelleyen bir yasa çıkarılmasını doğru bulmuştur.

'' ... düşmanlarını güzellikle yola getirecekler, ceza olarak köle etmeye, yok etmeye kalkışmayacaklar, uslanmalarını isteyen dostlar olarak davranacaklar onlara, düşman olarak değil....''
'' kendileri de yunanlı oldukları için yunan topraklarını yakıp yıkmayacaklar, evleri ateşe vermeyecekler, sadece anlaşmazlığın sorumlusu olan küçük azınlığı hasım belleyecekler...''
''....öyleyse koruyucuların toprakları yakıp yıkmasını , evleri ateşe vermesini yasak eden bir yasa da çıkaralım....''

Aynı şekilde sanat konusundaki olumsuz düşünecelerin de Perikles Çağı'nda yaşanan olayların incelenmesinin ardından verilmiş tepkiler olduğunu görebiliriz. Bu çağda atinalıların ekonomik olarak gelişme kaydedememesi ve sonunda yanlış politik uygulamalar yüzünden çöküşe uğraması Platon'un argümanlarını geliştirmesine büyük katkıda bulunmuştur. Altın Çağ'ın nihayetinde yenilgiye yol açışının nedenlerinden birini de edebiyata fazla eğilip, gerçekten uzaklaşıp, mantıkla hareket etme yeteneğini kaybetmesi olarak görmüştür Platon. Altın Çağ'ın bu özelliklerinin, İdealar Dünyası'na dayanarak Platon'un ve sanatın kötü yönlerini ortaya koymasına ve tragedya ile şiiri ideal devletinde yasaklanmasına karar vermesi için yardımcı olduğu açık.

Tarihi arkaplan dahilinde Platon'un sanat ile ilgili bu varsayımlarını haklı bulmak doğru olabilir. Çünkü daha yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan resim, şiir, tragedya gibi alanların halk üzerinde etkili olacağı oldukça olasıdır. Özellikle Platon'un yaşadığı dönem içerisinde yönetimsel ve sosyal sorunların olması, site için tehdit oluştırabilecek ve halkı olumsuz etkileyebilecek en ufak tehditlerin varsayımlarının bile yasaklanmasına yol açması doğaldır. Çağ bunu gerektirmekte ve tekrar kazanılması gereken düzen için önemsiz gibi görünse de bu gibi önlemlerin alınmasına gereksinim duyulmaktadır.

Sonuç olarak şu sorular sorulabilir; Platon'un sanata karşı çıkan bu fikirlerinin günümüzdeki değeri ve geçerlilği nedir? Sanat ve edebiyat hala, gerçekten insanları olumsuz yönde etkilemekte midir, yoksa insanlığın gelişimi üzerinde etkileri var mıdır? Varsa bu etkiler, faydalar nelerdir? Dahası sanatın ve sanat dallarının herhangi bir yarar/zarar karşıtığı içerisinde değerlendirilmesi mümkün müdür/doğru mudur? Bu sorular farklı düşüncelere ve yorumlara açık olmakla beraber konunun dışında kalmaktadır haliyle. Yalnız konu dahilinde varılabilecek sonuçlardan biri Platon'un kendi zamanı içerisinde değerlendirdiği olumsuzluklara sanatın değil, insanın sanat üzerindeki yanlış değerlendirmeleri ve etkileri aynı zamanda o çağın insanlarının gereksinimleri olduğudur. Yani Platon'un sanata karşı geliştirdiği argümanların tümü o periyoda ait ve tarihin gerektirdiği zorunluluklar olarak görülmelidir.