5 Nisan 2010 Pazartesi

Something Childish But Very Natural!

Had I but two little wings,
And were a little feathery bird,
To you I’d fly, my dear,
But thoughts like these are idle things,
And I stay here.

But in my sleep to you I fly,
I’m always with you in my sleep,
The world is all one’s own,
But then one wakes and where am I?
All, all alone.

Sleep stays not though a monarch bids,
So I love to wake at break of day,
For though my sleep be gone,
Yet while ‘tis dark one shuts one’s lids,
And so, dreams on.

Katherine Mansfield

10 Kasım 2009 Salı

ENGEL

Kaldırımdaki bankların birine oturdum. Daha yarım saatim var. Pek aç değilim. Bu kadar sürede yapabileceğim başka bir şey de yok; en azından bu caddede. Yolun karşısında küçük bir park var. Yaşlı bir kadın parkı çevreleyen yolda köpeğini gezdiriyor. Ortadaki kum alanda duran iki çocuktan uzakta, uç kısımda. Çocukların pek oyun oynadığı yok. Karşılıklı duruyorlar. Biri ötekine büyük el kol hareketleriyle bir şeyler anlatıyor. Biraz heyecanlı gibi. Diğeri de neredeyse hiç kımıldamadan, konuşmadan dinliyor; ya da sadece bakıyor.
Çevre oldukça sakin. Çok az araç geçiyor. Yürüyen insanlar da az; diğer saatlerde olduğu gibi çiftler ya da gruplar halinde değil. Tek tek, ayrı ayrı. Hemen hepsinin elinde poşet veya çanta gibi şeyler var. Biri gidiyor, çok uzaklaşmadan bir sokağa sapıyor. Aynı köşeden başka biri çıkıyor, biraz yürüyor. Sonra bomboş yolun kenarında durup sağına ve soluna baktıktan sonra biraz daha hızlı adımlarla karşıya geçiyor. Hafif bir uğultuyu yeni fark ediyorum. Araçlar çoğalıyor. Göremediklerimin seslerini uzaktan, diğer sokaklardan duyuyorum. Az önceki yoldan biri daha karşıya geçiyor. Bir kadın, elinden tuttuğu küçük bir çocukla. Çoğalıyorlar.
Artık her köşeden, her binanın ardından insanlar çıkıyor. Tek ya da toplu halde, yürüyen, taşıt kullanan insanlar. Her biri yol alıyor, bir noktadan diğerine. Kimilerinin yolları kesişiyor, ufak aksaklıklar olsa da kargaşa çıkmıyor. Aslında çıkış ve bitiş noktaları hiç görünmüyor. Her yolculuk bir duvarın ardında başlayıp bir diğerinin ardında sona eriyor. Az önceki köşeden çıkan adam yürümeye nereden başladı bilmiyorum. Yine aynı köşeden çıkan kadın ve çocuk o adamdan önde miydi geride mi onu da bilmiyorum. Herhangi birini izlemediğim için hangi sokaklara girip gözden kayboldular yine bilmiyorum. Ama en azından oturduğum yerden izlerken yalancı bir başlangıç ve son görebiliyorum. Birini gözüme kestirmeyi ve kalkıp sonuna kadar takip etmeyi asla denemem. Eğer yaparsam bir son göremeyeceğim kesin gibi geliyor. Bela aramak istemiyorum zaten. Oturduğum yerden izlerken bile yeterince huzursuz edici her şey. Uğultu artıyor. Az sonra cılız insan sesleri gelecek. Sonra hepsi birbirine karışacak. Kaç dakikada oldu bütün bunlar?
Şimdi caddenin karşısındaki yüksek bir binanın bilmem kaçıncı katındaki bir ofiste sıra bekliyor ya da birilerine kendimi anlatıyor olacaktım. Evden çıkarken neler olacağını az çok seziyordum aslında. Ama çok durmadım üstünde. Kendi kendime ‘Biraz düzene girmeliyim.’ ya da ‘Böyle bir işe ihtiyacım var.’ diyerek kuşkularımı dağıtmaya çalıştım. Ama olmuyor. Çünkü ne olacağı gün gibi ortada; düşünmemem elde değil. Şimdi zayıf bir iyimserlikle içine adım attığım yaşantının daha sonra neye dönüşeceğini iyi biliyorum. Eğer başlarsam hiçbir şey ‘bir köşeden belirip ötede bir sokağın girişinde kaybolmak’ gibi uzak ve zararsız olmayacak. Kalkıyorum. Herhalde eve varana kadar saatime bakmayacağım.
Otobüse binmem, yeterince insan gördüm. Hem durağa kadar yürümek de var. Kaldırımın köşesine gidip taksi bekliyorum. Güneş yüzüme vuruyor. Araba gelip önümde durduğunda hemen kapıyı açmıyorum. Bir süre camda yansıyan yüzümü görüyorum. Tıraşlı, bembeyaz bir yüz, güneşte parlıyor. Sonra cam yavaşça iniyor. Silinen yüzümün yerine kır saçlı, şişmanca bir adam yüzü geliyor. ‘Buyrun, binmeyecek misiniz?’ diyor. Arka kapıyı açıp biniyorum.
Arabanın içi daha serin. Uçuşan tozlar güneş ışığında parlıyor. Onlarla oyalanıp bir süre dışarı bakmıyorum. Ağır ağır ilerliyoruz. Şoförün bir eli viteste. Küçük, hızlı hareketlerle başını çevirerek sağa, sola ve aynalara bakıyor. Küçük gözlerini iyice açmış, ağzı sıkıca kapalı. Yüzünün terli olduğunu yeni fark ediyorum. İnce bıyığının üzerinde ter damlaları birikmiş. Hafif telaşlı, çocuk sesini andıran bir ses: ‘Beyefendi, nereye gidecektiniz?’ diyor. Neredeyse durmuşuz. Sanırım ikinci kez soruyor. Kavşaktan dönmesini söylüyorum. Hızlanıyor ve aynı atak, canlı haline dönüyor. Parkın önünden geçiyoruz. Çocuklar yok. Kum alanda üç beş ayak izi, çevresinde kımıldamadan, taş gibi duran bodur ağaçlar… Rüzgar yok. Camı açmıyorum. Biraz uğultu geliyor.
Arabadan indikten sonra diğer binaların arasında gittikçe daha çok sıkışıyor gibi görünen, oturduğum eski apartmanın karanlık girişine doğru yürüyorum. Karanlık aynı, ama sabahki serinlik pek kalmamış. Basamakları çıkıyorum. Sokakta oynayan çocukların arada bir motor seslerine karışan bağrışmaları azaldıkça içerideki dairelerden kadınların günlük telaşlarına ait konuşmaları belli belirsiz duyuluyor.
Ev bıraktığım gibi. Odamın açık penceresinden esen rüzgarın yere düşürdüğü birkaç kağıt sürükleniyor. Bir de buzdolabının o bitmeyen, uzun sesi… Birkaç dakikadır oturma odasında dikiliyorum. Güneş içeriyi yakarcasına aydınlatıyor. Bekliyorum… Aslında böyle ne kadar durduğumdan emin değilim, daha önceleri herhangi bir işle uğraşırken olduğu gibi. Düşünmek mi denir, dalıp gitmek mi? Ben ad veremiyorum. Öylece durup kaybolurdum işte. Şimdi de oluyor. Ama elbet bir süre sonra çözülüyor o donukluk. Olduğum yerde üstümdekileri çıkarıyorum. Donumla kaldıktan sonra odama geçiyor, pencereyi ve perdeleri kapatıp yatağa giriyorum.
Önce bedenimi saran serinlikle kendime gelir gibi oluyorum. Çocukluğumdaki kış gecelerinde yatağa girdiğim zamanları hatırlıyorum, ısınabilmek için buz gibi yorgana sıkıca sarıldığım zamanları. Hemen ardından annemin silueti geliyor gözümün önüne. Karanlık odanın kapısı kapanmadan önce onu kısacık bir süre görüp gözlerimi kapattığımı ve çok geçmeden uykuya daldığımı hâlâ hatırlıyorum. Hafızamda o günlere ait başka birçok şey vardır belki. Ama herhalde hiçbiri böyle zorlanmadan ve belirgin olarak canlanmaz aklımda. Her neyse, şu anki durumun annemle hiçbir ilgisi yok. Yalnız o zamanlarda olduğu kadar kolay uykuya dalabilmeyi isterdim. Perdeleri kapattığım halde odanın içi sapsarı bir aydınlıkla kaplı, yalnız parlak değil. Kapkaranlık olsa da bir şey fark etmeyeceğini bildiğimden rahatsızlık duymuyorum.
Kapı çalınıyor, kuş sesiyle. Tabii artık bu ses bir kuşa ait değil. Kafamda ilk çağrıştırdığı şey kapı zili olur, nerede duyarsam duyayım. Kuş sesi kısa aralıklarla devam ediyor. Sonra daha uzun soluklu ötmeye başlıyor, daha sonra ise aralarda küçük yumruk sesleri ile biraz daha devam ediyor. Yararı yok. Evde yokum. İş başvurusundayım; o da pek iyi gitmiyor. Kabul edilmeyeceğim.

5 Kasım 2009 Perşembe

KAÇAK

Kadın odaya girdi. Karşısındaki duvarda asılı olan fotoğrafı çerçevesinden çıkarıp çantasına koydu. Gelmişken bir kez daha etrafına bakındı. Kapıyı kapattı. Geri dönüp masanın altında gördüğü mavi boya kalemini aldı. Masanın üstünde duran resim defterinin yanına bıraktı.
Ayakta duruyor, pencereden dışarı bakıyordu. Oda bomboş ve sessizdi. Ev sessizdi. Sanki sokak da öyleydi. Kadın, duyabileceği herhangi bir ses bekliyordu; nereden, ne kadar uzaktan gelirse gelsin. Kımıldamadı.
Uzaktan çınlayarak, yankılanarak, belli belirsiz gelen birkaç nota…
Ama o, melodinin tamamını biliyordu. Daha önce defalarca dinlemişti. Artık bir an bile durmamalıydı. Öyle yaptı. Kapıya döndü ve sonraki yolu boyunca hiç duraksamadan devam etti. Kapıyı açtı, hızlı adımlarla basamakları indi. Sesin geldiği yöne sırtını döndü ve daha önce neredeyse hiç kullanmadığı bir sokağa girdi. Hızlı adımlarla devam ediyor, ötede sokağın sonunu görüyordu. Yüzüne doğru hafif bir rüzgar esiyordu. Serinliği gözlerinde hissetti, sokağın sonu bulanıktı. Hızlandı, az kalmıştı, sadece köşeden dönecekti. Döndü ve birden durdu.
- Anne?
Daha ötede duran beyaz gömlekli iki çocuk geri dönüp geldikleri sokağa girdiler.
Kadın bir süre durdu. İkisi de hareket etmemişti. Kadın, sesi çıkmayacak gibi hissetse de sonra konuştu.
- Ne işin var burada?
- Okuldan çıktık işte…
Kadın kızgın gibi görünmeye çalışmadı. Sadece baktı. Çocuk devam etti. Hafif çekinerek :
- Ya, son ders boştu.
Çocuk bekliyordu. Kadın bir şey demedi. Konuşacak gibi olsa da vazgeçti. Çocuk biraz zorlayarak devam etti :
- Şey… Sen ne yapıyorsun?
Bekledi.
- Yürü hadi, eve gidiyoruz.
Çocuk başta ürkek, sonra rahat bir şekilde yürümeye koyuldu. Kadın biraz arkadan geliyordu. Önünde tuttuğu çantanın askısını sıkıca kavramıştı. Yarı açık olan fermuarın aralığından fotoğrafın bir köşesi görünüyordu. Fermuarı kapattı. Gözünden aşağı süzülen bir tane yaşı sildi.

29 Ekim 2009 Perşembe

Yazarın Ölümü

Roland Barthes’in 1968 yılında, makalesinde bahsettiği “yazarın (author) ölümü” düşüncesi metinlerarasılık teorisinin en çok bilinen yönüdür. Bu düşünce çok defa yanlış anlaşılmış bir kavram ya da Barthes’in makalesinin çerçevesi içerisinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Yine aynı sene içerisinde Michel Foucault da benzer olarak “yazar (author) nedir?” başlıklı bir makale hazırlamıştır. Barthes’a göre yazar modern olandır, daha doğrusu kapitalist olan. Eserleri kendi ismiyle ilşkilendirmeye çalışandır. “Kapitalizm öncesi dönemlerde yazarlar, modern dönemde olduğu gibi, eserlerini kendi isimleriyle bağdaştırmaya çalışmıyorlardı” der Barthes. Foucault’nun da söylediği gibi “yazarın fonksiyonu” da dönemler değiştikçe değişir. Yazar “sorgulanamaz” ya da “doğal” olan olarak düşünülebilir; ama Barthes’da Foucault gibi, yazarın sorgulanamayan ya da doğal olandan başka herşey olabileceğini düşünür.

Modern piyasada Barthes, yazarın okuyucuyla, tüketime dayalı, bir ilşki içerisinde olduğunu düşünür. Yazar esere anlam katar, bu anlam yorumlanı ve okuyucu – eleştirmen tarafından tüketilir. Bu süreç tamamlandıktan sonra yazar yeni eserine geçebilir. Böyle bir durumda “eserler” kapitalist sistem içerisinde yer alan, tüketilebilir eşya konumundadırlar.


“Yazar” ya da “yazarın adı” metinden (text) çok eserin(work) ortaya çıkmasına neden olur. Barthes’a göre anlam, açıklama yazarın kendisinde aranır. Yazar bir anlamda bizimle bir sırrını paylaşandır. Eseri üreten(doğuran), sahibi olan, üzerinde güç sahibi olan “yazar” olduğu için Barthes “eser” kavramına karşı çıkar.

“Yazar genelde kendi kitabının geçmişi olarak algılanır: Kitap ve yazar, otomatik olarak, tek bir çizgi üzerinde “önce” ve “sonra” olarak ikiye ayrılır. Yazar, kitabı besleyendir. Bu; bir babayla çocuğu arasındaki ilşki gibi, buna paralel olarak, yazarın kitaptan - eserinden önce varolduğu, düşündüğü, acı çektiği anlamına gelir.”

Yazarın bitmiş eserinin teslimi(delivery), bizi, edebiyatta, retorik olarak ebeveynliği daha tanrısal bir varlığa teslim etme durumu olan epik şairin şiirlerini Müz’e sunuşundan alıp Mary Shelly’nin 1831 yılında yazdığı Frankenstein adlı kitabının önsözünde, bu eserden; zarar görmüş ya da rahatsız edici bir bebek, “ benim iğrenç dölüm” olarak bahsettiği psikolojik olarak daha karmaşık ve modern yapılara kadar götüren olağan bir durumdur. Yine de retorik olarak bu evlat olma durumu, metine yazarı tarafından ona yüklenmiş bir anlam olduğu ve bunu ilettiği görünümü verir; böylece metin, yaratıcısının orijinal ve birleştirilmiş düşüncesinden kaynaklanan bir bütünlüğe sahiptir.




28 Ekim 2009 Çarşamba

Existential Crisis / Varoluşsal Bunalım

Varoluşçu kriz, nihilistik bunalım, hayatın anlamsızlığı(?) sorunu…

İlahi ve göksel bir tanrının var olmadığı, var olsa bile insanlar için hiçbir deva sunmadığı sonucundan hareketle zincirlerinden en sonunda kurtulabilmiş vahşi bir tutsağın 20. Yüzyılın başından günümüze kadar etkili olan Nihilizm, (Ateist) Varoluşçuluk gibi farklı tezahürleri postmodern çağın en büyük beslenme kaynaklarından biri olsa gerek.

İnsanların, yaşamı kaotik, anlamsız bir çerçevede görmelerine yol açan, hayatı bir yük ve işkence olarak portreleyen bu ve benzer düşünceler edebiyat, tiyatro, sinema gibi alanlarda kendisini gerçekleştirmekle kalmayıp bir felsefe haline, dolayısıyla insanların dünyaya ve yaşama bakış açılarını sarmalayak değiştiren bir sistem haline geliyor, geldi.

Birey, toplum içerisinde yalnız, kalabalığa yabancı, umutsuz ve yalnız ölüm (yok olma) ile sonuçlanabilecek ağır bir bunaltı içerisinde amaçsız ve boşluğa doğru ilerleyen bir yol üzerinde buldu kendini. Bunun nedenlerinden birinin insanın ilk önce kendisine yabancılaşması olduğunun altını çizmek yanlış olmamalı sanıyorum. Varoluşu gözlerimizin önünde kaotik kılan bizim ona bakış açımız demek bu. Yani biz, içimizdeki buhran sebebiyle hayatı da kaotik ve anlamsız bir bakış açısıyla anlamlandırıyoruz. Eğer hayata bakışın objektif ve tek bir açısı olmadığını kabul ediyorsak buradan çıkan sonuç da yaşamın genel-geçer olarak kaotik olmadığı.

Bu kaostan ve bunaltıdan çıkış için bir reçete sunmak imkansız. Böyle bir çıkış ancak kişisel deneyimlerin ve yönelimlerin sonucu olarak varolabilir. Dolayısıyla ‘’Evrensel Harmoni’’ tarzında tepeden inme anlayışlar ile bu buhranlı bakış açısına çözüm getirmek anlamsız ve de olanaksız olacaktır. Ancak mevcut düşünceye farklı bakış açıları katmak mümkün diye düşünüyorum.

Başlanacak en iyi nokta indeterminizm nedir anlayabilmek. İndeterminizm bilimsel olarak atomaltı parçacıkların herhangi bir düzen içerisinde hareket etmediği anlamına geliyor. Yine bilimsel olarak Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre atomaltı parçacıklarının hareketlerinin hem zamanının hem de konumunun aynı anda bilinememesi, ‘’belirisizlik’’ yani kesin olmayış anlayışını destekliyor. Bu bilimsel görüş haliyle bir felsefe de doğuruyor. Bu felsefeyle hayatın herhangi bir sisteme göre hareket etmediği, olayların tamamen rasgele, tesadüfi, kestirilemez bir şekilde gerçekleştiği düşüncesine varıyoruz. Buradaki sorun indeterminizm görüşünün yine objektif bir gerçeklik olmayışı. Yine kuantum mekaniğine göre yapılan her deney ve gözlem, deneyi yapan kişiden bağımsız halde objektif sonuçlar veremiyor, yani deneyi yapan kişi gözleminde kendi subjektif bakış açısı ve çevre koşulları ile bir sonuca varıyor.

Bunlar çok karışık cümleler gibi gelebilir ama Einstein’in indeterministik bakış açısını kabul etmeyen ‘’God does not play dice.’’ sözü ile birşeyler açığa kavuşacaktır. Einstein’ın ‘’Tanrı zar atmaz.’’ sözündeki tanrı kelimesi çoğu kişinin bildiği üzere ilahi bir tanrı kavramı değil bunu belirtmek lazım öncelikle. Einstein’ın bu sözü, indeterministik bakış açısının, bütünü dışarıdan göremeyen bu yüzden bütünün içinde ve ancak onun bir parçası olarak birtakım çıkarımlar yapabilme şansına sahip olan bizlerin, yani insanların var ettiği bir ilüzyon olduğunu ortaya koyuyor. Yani bizim indeterministik, kaotik olarak gördüğümüz aslında bize o şekilde görünen bir determinizm. – Zaten her indeterminizm de bir determinizm değil midir? Bu ayrı mesele-

Bu kompleks durumu birkaç örnek ile açıklayacağım: Bir labirentin içinde kalmış insan, labirenti karmaşık ve hiçbir mantığa göre yol alınamayacak şekilde görür. Hareket edişi tamamen rasgele ve deneme yanılma yöntemiyle gerçekleşir. Oysa labirenti tepeden görecek olsa labirentin bir sisteme ve düzene sahip olduğunu ve içindeki yolların yer yer birbiryle kesişik ve bağlantılı halde oluşturulduğunu görür. Evrrenin ve yaşamın indeterministik, belirlenemez, bilinemez, kaotik halde görünmesi ise işte tam olarak bizim yaşamın içinde oluşumuzdur, yani bakış açımızın ve algıladığımız alanın sınırlı olmasıdır. Hayatı bir tablo olarak görmek ve bireyleri de tabloyu, renkler sistemini oluşturan ayrı ayrı renkler olarak görmek de bu mantığı kavramak için bir örnek olarak verilebilir. Haliyle tablonun bütünün oluşturan her renk(birey), oluşturduğu bütünden habersizdir, kendisini çevresinde algıladığı rasgele serpiştirilmiş anlamsız ve amaçsız renklerden biri olarak var sayar.

İşte bu çağın bireylerinin kendisini anlamsız ve amaçsız bir bunaltı içinde bulması tam olarak bu yanılgıdan ve ilüzyondan kaynaklanıyor. Tom Stoppard’ın Rosencranzt and Guildernstern oyununda derinlemesine görülebileceği üzere Ros ve Guil karakterleri gibi bir saçmalığın, absürdlüğün ve bunların yarattığı kaygıların içinde buluyoruz kendimizi. Sorun ortadaki absürdüğün subjektiflikten kaynaklandığını görememek. Burada Armando Torres’in ‘’Nagual ile Karşılaşma’’ kitabından ufak bir alıntı yapmak lazım geliyor,

‘’…Bu açıdan sıradan insanların kaygıları sadece onların egomanyaklıklarının ifadesidir.’’

Zannediyorum ki son yıllarda etkili olmaya başlayan Kuantum Felsefesi ve onun ‘’bilgece’’ söylemleri karşısında hayata Sisifos Söyleni’ndeki gibi umutsuz ve bunaltılı bir yaklaşımla bakmanın ne kadar dar, subjektif ve benmerkezli bir bakış açısının sonucu olduğunu görmek zor değil. Üstelik varoluşçuluk nihilizm gibi akımların karşısında duran bu düşünce herhangi bir tanrıya ya da ilahi bir güce de dayanmıyor. Bu durumda ilahi bir tanrının var olmayışının hayatın belirsiz, karmaşık bir özelliğe sahip olduğu anlamına gelmediğini de dipnot olarak belirtmek lazım.



Sonnot: Devam edecek!

(Devamı haftaya gibi bi’ şey.)

http://en.wikipedia.org/wiki/Chaos_theory
http://en.wikipedia.org/wiki/Existential_crisis
http://en.wikipedia.org/wiki/Ego_death
http://plus.maths.org/issue26/features/budd/

Boş (Kısacık Bir Öykü)

Çocuğun gözleri hâlâ doluydu. Neler olduğunu anlamıyor, yalnız bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordu. Belki birkaç saattir kapının önünde bekliyordu. Babasıyla apartmanın önüne geldiğinde babası ona aşağıda, kapının önünde beklemesini söylemiş ve yukarı çıkmıştı.
Elbette içeri girip babasını takip etmek aklına gelmişti. Ama kapı kapalıydı ve zil düğmeleri çok yukarıdaydı. Aşağıdan yukarı numaraları görebiliyordu. Bazılarının düğmesi yoktu. Sokak bomboş olmasaydı belki apartmana girmek için başka birinden yardım isterdi. Ama her yer bomboş ve sessizdi. Sadece uzaklardan kuş sesleri belli belirsiz geliyordu. Diğer evlere baktığında pencerelerde kimseyi görmedi. Zaten içinde insanlar yaşıyormuş gibi görünmüyordu hiçbiri. Sokağın başına yürümek, köşeden dönmek ve birilerini bulup yardım istemek de geldi aklına. Ama babası kapının önünden ayrılmamasını söylemişti. Her an gelebilirdi. Onu kapının önünde bulmalıydı. Sokak çok sessizdi. Bazen nefesini tutarak çevreyi dinliyordu, belki bir köşeden birileri çıkar gelir ya da bir ses duyulur diye. Yalnızca uzaktan çok zayıf gelen kuş seslerini duyuyordu. Havaya baktığında bir tanesinin bile uçtuğunu görmüyordu. Gökyüzü boş ve maviydi. Belki gördüğü tek hareket yavaşça kayıp giden bulutlardı.
Bazen yukarı katlara doğru seslenmeyi düşünüyordu. Başka kimse yaşıyor muydu orada? Yukarı her baktığında bina büyüyordu sanki. Devleşiyor, üstüne eğiliyordu. Ama çok geçmeden kendine geliyor, sadece bulutların durmadan kayıp gittiğini ve binanın ardında kaybolduğunu görüyordu. Bulutları izleyerek duvarın dibine kadar gelmişti. Birkaç adım geri çekilip pencerelere bakmaya devam etti. Boynu ağrıyana dek başını indirmeyecekti. Birini görebilirdi, o zaman anında seslenecekti. Uzun süre dayandı. Boynu ağrıyordu ve gözleri yorulmuştu. Ayrıca pencerelerde kimse görünmüyordu. Başını eğip yeri izledi. Asfaltın üzeri bomboştu. Sonra ayaklarının ortasında küçük bir taş gördü. Eğilip alacakken vazgeçti. Taşı bir tekmeyle uzağa gönderdi. Durana kadar çıkardığı sesi dinledi. Bir süre sonra sıkılıp yukarı, kayan bulutlara bakmaya başladı. Bulutlar devamlı gidiyordu. Bunun sonu yoktu. Yalnız farklı olan bir şey vardı bu sefer. Çocuk pencere ve balkonları gözlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Gökyüzü koyulaşmış, bulutlar beyazlığını kaybetmişti. Kızıl ve pembe bulutlar iyice ağırlaşmış, çok daha yavaş ilerliyorlardı. Baktıkça bunu daha çok fark etti.
Artık binanın yüzü karanlıktı. Yalnızca günbatımının kızıl ve mor ışıkları pencerelerden zayıfça yansıyordu. Çocuk apartmanın girişine baktı tekrar. Bir mağaranın ağzı gibi karanlıktı giriş. Kapıyı ancak yaklaşınca görebildi. Başını çevirip yola ve sokağın görünmeyen sonuna baktı, sonra da yukarı, havaya. Göğün rengi iyice koyulaşmıştı. Bulutlar bütün değildi; karanlığa toz gibi dağılmış, siliniyorlardı. Tekrar dönüp demir kapıya baktı. Geri çekildi, arkasını dönüp gidecekken birden kapıya doğru fırlayıp bir tekme attı. Demir kapı sarsıldı. Çocuk devam etti. Ayakkabısının sert burnuyla tekmeler savuruyordu. Eski demir kapı, parmaklıkları ve camlarıyla baştan aşağı zangırdıyordu. Ayağı iyice ağrıyana kadar devam etti vurmaya. Durdu, bekledi. İçeriden bir kilit sesi duyuldu; sonra koridorun sonundaki köşenin ardından zayıf, sarı bir ışık yayıldı. Çocuk geri çekildi. Öylece içerideki ışığa bakakaldı. Sokakta çıt yoktu. Sonra uzaktan bir iki kuş sesi geldi. Dönüp sokağın sonuna baktı, aynıydı, belki daha da karanlık. Kapıya döndüğünde içeriden, koridorun sonundaki köşenin ardından kendisine bakan sıska bir çocuk gördü. Başını uzatmış, gözleri iyice açık, bakıyordu. Diğeri döndü, sokağın sonuna doğru yürümeye başladı. Arkasına bakmadı. Hızlandı; koşarken yankılanan adımları karanlıkta kuş seslerine karışıyordu.

A Cameo

There was a graven image of Desire
Painted with red blood on a ground of gold
Passing between the young men and the old,
And by him Pain, whose body shone like fire,
And Pleasure with gaunt hands that grasped their hire.
Of his left wrist, with fingers clenched and cold,
The insatiable Satiety kept hold,
Walking with feet unshod that pashed the mire.
The senses and the sorrows and the sins,
And the strange loves that suck the breasts of Hate
Till lips and teeth bite in their sharp indenture,
Followed like beasts with flap of wings and fins.
Death stood aloof behind a gaping grate,
Upon whose lock was written Peradventure.

A. C. Swinburne